Namibya’da Çölün Farklı Yüzleri

Namibya çölleri - Spitzkoppe granit kayaları

Namibya denince akla ilk gelen şey benim için, çöl. Aslında haritaya bakınca Namibya’nın yüzölçümü Türkiye’ye çok yakın olmasına karşılık, ülkenin yaklaşık %80’i kurak veya yarı kurak alanlardan oluşuyor. Bizim için şaşırtıcı olan bir başka bilgi de ülkede 3 milyon insanın yaşıyor olması… Sadece İstanbul nüfusunun 16 milyona yaklaştığı gerçeğiyle yüzleşince biraz üzüyor yaşadığım şehir… Neyse tüm bunlara bakınca Namibya’da en sık karşılaştığımız şeyin insanlardan önce çöl, sessizlik ve ufka kadar uzanan yollar olma gerçeği de doğal oluyor.

Namib ÇölüBuraya gelmeden önce çölü daha çok kum tepelerinden ibaret sanıyordum. Oysa Namibya çölleri, düşündüğümden çok daha farklı yüzlere sahipti. Yolculuk boyunca bunu her gün bambaşka nedenlerle fark etme fırsatı yakaladım.

Bazı günlerde saatlerce yol yaptık. Pencereden dışarıyı izlerken gördüğüm şey çoğu zaman çöldü. Ama ilginç olan, bu manzaranın hiç sıkıcı olmamasıydı. Çünkü ülkenin kuzeyinden güneyine akarken gördüğüm çöller birbirine hiç benzemiyordu. Bir yerde kızıl kumullar yükselirken, biraz sonra taşlık düzlükler başlıyor, ardından granit kayalar, başka bir yerde çalılıkların arasında kamp kuruyorduk. Aynı ülkenin içinde sürekli değişen bu çöl coğrafyası, günlerce bende “yarın ne göreceğim?” hissi yarattı.

Ülke nüfusunun çoğunluğunun kuzey bölgesinde toplandığını öğrendik. Ülkenin başkenti, Windhoek. Botswana’dan sonra ilk girdiğimiz şehir de burası oldu. Ülkedeki şehirleri bizim ülkemiz gibi düşünme ama. Hani bizde Ege’ye doğru giderken bir şehirden çıkarsın, bir kasabadan geçersin, az biraz doğa sonra yine bir köy ya da kasaba çıkar ya karşına… burada saatlerce yerleşim görmeden gidilen yollar hayal et. Windhoek’ta da insan sayısı az olduğundan genelde müstakil ve güvenlik riski açısından yüksek duvar ya da elektrikli tellerle korunan evler gördük hep. Kaldığımız yer de şehrin içinde yaratılan tropik bir vahayı andırıyordu. Bir geceyi burada geçirdikten sonra en merak ettiğimiz yerlerden biri olan Etosha National Park’a doğru yola çıktığımızda çöl hissi artmaya başlamıştı bile. İki geceyi geçirdiğimiz Etosha’yı ayrıca anlatacağım zaten.   

Spitzkoppe: Dünyanın Unuttuğu Yerde

Spitzkoppe Namibya

Ve Namibya’da en çok beni şaşırtan yerlerinden biri olan Spitzkoppe’deyiz. Çölün ortasında yükselen bu dev granit insanı büyülüyor. Defterime sadece üç kelime not düşmüşüm; “Dünyanın unuttuğu yerdeyim”. Yaklaşık yüz yirmi milyon yıl önce oluşmuş bu kayalar, milyonlarca yıllık rüzgar ve erozyonun etkisiyle bugünkü şekillerini almış. Gün batımında bu taşların renk değiştirmesini izlemek ise başlı başına bir deneyim. Gün kırmızıya bulanıp uzaklaşırken bambaşka bir hal alıyor sanki. Gittiğimiz yer yine bir ‘bush camp’, yani elektrik, su, banyo yok. Bu durumda wifi gibi teknoloji konularına girmek bile komik… Tuvalet desen kuyuya ve gittiğimiz kamp yerleri arasında en sevimsizi ise burası.

Amaaa… Hava kararıp gök alacakaranlıktan siyaha döndüğünde kamp ateşimiz coştu. Gündüzler sıcak, akşamlar soğuk Namibya çöllerinde. Ateş başı sohbette yıldızlardan nasıl yön bulacağımızı anlatıyorlar. Sonra Cenk’le karanlıkta biraz yürüyoruz ateşin ışığını bile göremeyeceğimiz bir yere. Kafamızı kaldırdığımızdaysa inanılmaz bir gökyüzü bizi bekliyor. Binlerce yıldız her tarafımızı sarmış, Samanyolu tüm ışıltısıyla karşımızda. Peki uydu gördün mü hiç daha önce? Biz kaç tanesini aynı anda gördük burada. Gökyüzüne baktıkça, içinde ne kadar küçük ve önemsiz olduğumu hissettim. Sanki Truman Show’un bir parçasıyım. O kadar çok ki yıldızlar ‘bu kadarı da gerçek olamaz’ hissi, bırak peşimi! Gecenin ilerleyen saatlerinde ki bu 20.00 falan sanırım 🙂 Çadırın önüne sandalyelerimizi çekip dakikalarca gökyüzüne baktık sadece…

Spitzkoppe Namibya

Sabah 05.00 gibi ayaktayım; tıpkı gün batımı gibi gün doğumunda da kırmızıya çalarken gökyüzü, bu sefer tek başıma yürüyüşe çıktım bu kayalıklar arasında. Ayaklarımın altında çöl kumunun ve aralara karışan çakılların tıkırtıları, gözlerimde göğün taşlara yansıyan yumuşak renkleri. Öyle iyi geldi ki… Dilerim ki orada, benzer bir an’i sen de yaşarsın bir gün.

Çöl ile Okyanusun Buluştuğu Yer: Swakopmund

Yarım günlük bir çöl yolculuğu sonrası Swakopmund’tayız. Bu yazının konusu Namibya çölleri olmasa bence bu şehir başka açılardan anlatmaya değer tek şehir asında gezdiklerimiz arasında. Anlatacağım onları da başka bir blogta ama bu sefer sadece şehrin çöl tarafından bahsedeceğim.

Burada hostel benzeri bir yerde kalıyoruz şehrin içinde. Kapısından çıkıp birkaç dakika yürüdüğümüzde Atlantik Okyanusu bütün gücüyle kıyıya vuruyor. Ertesi gün ise araçla sadece beş dakika uzaklıkta, Namib Çölü’nün sonsuz kumullarında ATV sürüyoruz. Aynı sabah hem okyanusun tuz kokusunu içine çekip hem de birkaç dakika sonra çöl kumlarının üzerinde olmak… Dünyada bunu yaşayabileceğin yer sayısı çok azdır herhalde.

ATV Swakopmund Namib Çölü

Namibya çöllerinin en ilginç özelliklerinden biri bence çöl ile okyanusun yan yana var olması. Peru’da da çölün bu sefer Pasifik Okyanusu ile benzer buluşmasına tanık olmak beni çok heyecanlandırmıştı. Swakopmund’dan ayrılıp yine kendimizi yollara vurduğumuzda aracın camından dışarıya bakarken okyanusun serin sularının ince kumullara çarpışını gördüğümde, bu keskin karşıtlık beni yine heyecanlandırdı.

Aklantik Okyanusu ve Namib Çölü

Bazen en unutulmaz anlar, iki nokta arasındaki uzun yolculuklarda yaşanıyor. Kilometreler boyunca uzanan boş yollar, ufuk çizgisine kadar devam eden kurak araziler ve neredeyse hiç bozulmayan sessizlik… Bu ülkede yolun kendisi de en az varış noktaları kadar etkileyici.

Çölde ilerlerken yol kenarındaki tabelalarda “fil çıkabilir”, “bufalo çıkabilir” gibi uyarılar var. Bizdeki “dikkat inek çıkabilir” tabelaları gibi… Ama burada gerçekten çıkıyorlar 🙂 Bir bakıyorsun yolun kenarında bir oryx, biraz ileride devekuşu, bazen de bir zürafa.

Quiver Tree NamibiaNamib Çölü tek bir noktadan ibaret değil. Atlantik Okyanusu boyunca yaklaşık 2.000 kilometre uzanan bu dev çölün içinde ilerliyoruz günlerdir. Ve o çok! merak ettiğim Dune 45’e ulaşmak için hâlâ yarım günlük yolumuz varken geceyi yine bir ‘bush camp’ta geçireceğiz. Doğası harika bir yer burası. Sadeleştikçe etrafımızdakiler sanki daha bir güzelleşiyor her şey. Kamp alanında gördüğümüz Quiver Tree (Ok Ağacı), Namibya’nın simgelerinden biri. Aslında bir ağaç değil, dev bir aloe türü ve bu kurak coğrafyaya mükemmel uyum sağlamış.

Namibya gecelerinde en büyük eğlencem, tepemde parıldayan yıldızlar oldu. Yine harikalar! Bu kaldığımız yerde zehirli akrepler varmış, onun için “sabah çadırınızı toplarken dikkatli olun” dediler. Mavi ışık tuttuğunuzda baya belirgin görülebildiklerini biliyor muydun? Biz de o gece öğrendik. Gece yabani zürafalar gelip ıslık gibi bir ses çıkarıyorlarmış bir de, akşam böyle bir ses duyarsanız korkmayın dediler. Ama zürafa yerine sırtlanlar geldi bu gece.

Namib Çölü’nün Kalbinde: Dune 45 ve Sesriem Kanyonu

Namibya Çölleri Dune 45Daha hava aymadan çadırları toplayıp yola çıkmıştık bile. Namibya’nın en ünlü çöl manzaralarından biri kuşkusuz Sossusvlei Bölgesi. Burada yer alan Dune 45, dünyanın en çok fotoğraflanan kumullarından biri. Ben de günlerdir burayı görecek olmanın heyecanındaydım. Namib Çölü’nün en ikonik kum tepelerinden biri olan bu dev kumul, güneşin ilk ışıklarıyla birlikte bambaşka renklere bürünüyor. Ne yalan söyleyeyim buraya tırmanmanın ne kadar zor olabileceğini hiç düşünmemiştim. Zorluk senin için ne ifade ediyorsa, o kadar zor oldu benim için 🙂 İlk başta her şey iyiydi, kakara kikiri çıkarken o ince kum ayağımı yutmaya başladıkça zorlaştı her şey. Öne doğru daha fazla eğilmeye başladım; bedenimin açısı değişti. Ayakkabıma giren kumlarla ayağım ağırlaştı, ciğerlerim tatlı tatlı yanmaya başladı. Cenk’in gazlamaları olmasaydı yarı yoldan dönerdim herhalde. Malum “sen yaparsın”larla doping kapasitemi genişletebildiğimden, bir süre sonra kumulun tepesinden etrafı büyük bir keyifle izliyordum. İnmekse, tam tersi çok eğlenceliydi. Tepenin yan yamacından zıplaya zıplaya inerek bıraktım kendimi aşağıya. Bu arada neden adı Dune 45 dersen, daha çok yüksekliğinden sanılıyor ama değil. Sesriem’den Sossusvlei’ye giden yolun 45. kilometresinde bulunduğu için ‘Dune 45’ demişler buraya.

Sesriem Kanyonu Namibya

 

Namib Çölü sadece dev kum tepelerinden ibaret değil. Bu dev kumulların çok yakınında olan ve milyonlarca yıl boyunca akan suların açtığı Sesriem Kanyonu ise, bu kurak coğrafyanın bambaşka bir yüzünü gösterdi bize. Ayakkabım yine kumla dolarken bir taraftan da kanyonun serinliği yüzüme çarpıyor bu sefer. Bir süre sonra yine şaşırıyorum çünkü küçük bir gölet bizim geçmemizi bekliyor ileride. Çöl bir kez daha yanımda suyla buluşuyor.

 

 

 

Namib Çölü Namibya

 

Birkaç çölü yerinde deneyimleme fırsatı yakaladım. Amerika’da Mohave Çölü, Hindistan’da Thar Çölü, Peru’da Huacachina ve burası… Çölleri bir boşluk olarak düşünüyorsan eğer, aksine kendine özgü bir yaşam barındırdığını gördüm hep. Namib Çölü’ndeyse, kumulların, kayaların, hayvanların ve yollarında geçirdiğimiz saatlerde sonsuz gibi görünen ufuk çizgisinin bir araya gelebildiğini gördüm. Çöl, bambaşka yüzleriyle aynı ülkede buluşmuştu burada.

Çöl demek özünde sessizlik demek benim için. Sessizliğin karşılığı ise boşluk değil benim zihnimde. Tam tersine, insanın kendi sesini en net duyabildiği yer. Belki de bu yüzden çölleri seviyorum. Her gidişimde doğadan çok kendimle karşılaşıyorum.

Afrika yolculuğumun diğer duraklarını da merak ediyorsan aşağıdaki yazılar da ilgini çekebilir. Afrika yolculuğun genel rotasını anlattığım Afrika Seyahati: Botswana, Namibya, Zimbabwe ve Güney Afrika Rotası Rehberi ve bu uzun yolculuğun hikâyesini paylaştığım Afrika’da Bir Yol Hikâyesi ile başlayabilirsin. Ardından Okavango Delta’da Gerçek Afrika Deneyimi, Chobe National Park: Afrika’nın Vahşi Ritmi ve Afrika’da ilk safari deneyimimi anlattığım  Özü Buluş Tatili: Tanzanya yazılarıma da göz atabilirsin.

 

Benzer yazılar

Yorum Yapın